31 Mayıs 2010 Pazartesi

Garipçe, Bir Garip Olmuş Sanki..

Üniversite yıllarında bizim için vazgeçilmez bir kahvaltı ve balık mekanı daha doğrusu köyü olan Garipçe'ye uzun aradan sonra gidelim dedik. Amaç tabi ki mükemmel bir kahvaltı yapmanın yanı sıra kafamızı dinlemek, kendimizi sessizliğe bırakmak, bir kaç güzel fotoğraf çekmekti. Hani meşhur bir hayal vardır herkesin resmedebildiği; sahilde bir gölgeliğe kurulmuş hamak, kafanızda renkli kocaman bir şapka, çıplak ayak yatar kitap okursunuz ya da sadece dalar gidersiniz. O huzur burada var işte. Sarıyer’de trafik de olmadığını da görünce değmeyin keyfime. Çünkü oradan çıkmak bir saatten önce mümkün olmaz belli gün ve saatlerde. Uzun ince yol boyunca ilerledikçe içim huzur doldu. Şu son bir kaç aydır köprü trafiğiydi, sahil yoğunluğuydu darken kafam kazan gibi oldu. Bir dahaki hafta da pikniğe gelmenin hayallerine dalarak Garipçe sapağına ulaştığımızda ileride bir araç yığınıyla karşılaştık. Ne olduğunu anlayamadan sağlı sollu her yere park etmiş arabalar, motorlar, yürüyen insanlar. İstif gibi. Belediye otobüsü bile gelir olmuş bizim sessiz sakin ıssız garip köye. Şaka gibi.


Zor bela arabayı park edecek bir yer bulduk köyün dışlarına doğru. Indik arabadan ağızlarımız beş karış açık halde sahile doğru yürümeye başladık. Anlamadığım insanlar ne zaman duydular buranın varlığını? Burada bu kadar insanın oturabileceği, sığabileceği kadar yer yok ki. Ne restoran ne de café? Hepi topu iki tane yer var. Sağdaki café’de kendimize yer bulmaya çalıştık. Ne mümkün. Çoluk çocuk, torun torba, arkadaş herkes toplaşıp gelmiş. Çocuklar çığlık çığlığa kayıklara binmiş, yüzeni mi istersin, şakalaşanı mı. Kimi ararsan orda. Ne oldu Bebek, Yeniköy, Fenerbahçe, Ortaköy’e falan anlamadım ki.

İlk önceleri bu kadar güzel bir sahil köyünün bu kadar sessiz sakin kesfedilmemiş olmasına şaşırırdık şimdi ise o kadar alışmışız ki 5 yıldır buranın sessizliğine, kalabalık hali bir garip geldi. Öğrencilik hayatımızın hamburger, patates ve durum üçgeni arasında sıkışmışken keşfettik burayı. Annelerimizin hazırladığı sofralara, eksiksiz kahvaltılara koşa koşa geldiğimiz o ince uzun ışıksız yollar şimdi çocukların birbirini ıslatığ şakalaştığı bir mesire alanı olmuş. Varsın olsun. Siz de eğlenin gözümüz yok aman diyim Adalar’a benzetmeyin buraları. Biz buluruz kendimize sakin bir yer daha elbet. Siz oraları da kirletene kadar.

Biraz üzüldüm açıkçası buranın insansız sessiz sakin hali çok güzeldi. Oyuncağım elimden alınmış gibi dudağımı sarkıtmış orta karar bir masaya da çoktan kurulmuştum. Siparişleri verdik bekliyoruz. Telaşlıyım çünkü köyün sessizliği gibi yemeklerin de değişmiş olmasından çok korkuyorum. Peynir çeşitleri, salatalık, domates geldi önden. Mis. Mıhlama, sucuklu yumurta heyecanla bekleniyor. Vee geldiler işte. Mıhlama eski şahaneliğinden bir şey kaybetmemiş. Sündükçe sünüyor. Sucuklu yumurta en az mıhlama kadar muhteşem. Sucuklar köy sucuğu, yumurtalar yavan değil. Keyfim az da olsa yerine geldi. Uzun uzadıya yaptık kahvaltımızı sündüre sündüre. Ayaklarım kumun içinde sağım solum insane dolu ama kafamı azcık oynatsam deniz dibimde. Sandalyemi azıcık kaydırsam ayaklarım denizin içinde. Biraz kıskanmıyor değilim sadece bizim bildiğimiz zamanları. 3 saatlik kahvaltı seansından sonar etrafı gezinmeye başlayalım dedik. Etraf dediysem aklınıza öyle çok büyük bir yer gelmesin. Minicik bir köy burası. Bir sol tarafı var bir de sağ tarafı. Sağ taraf alabildiğine yeşillik, üç beş ev dışında bir şey de yok zaten. Solda ise minik bir kale var. Tabii köy bu kadar kalabalıklaşınca kalenin içindeki çöp artışı da doğru orantılı olmuş. Kalenin arkasındaki minik tepeciği aştıktan sonar sollu sağlı evler çıkıyor karşınıza. Çirkin bir mahalle aslında ama o kadar samimi ki, balkonlarda salınan rengarenk tertemiz çamaşırların içine rüzgar dolunca çıkan görüntüyü oturup izlemek bile güzel. Köylüler hiç değişmemiş mesela. Hallerinden memnun gibiler. Köyün kahvesinde erkekler oyun oynuyorlar, orası da değişmemiş. Belediye ya da başka birileri oraya el atmamış henüz. Yavru kediler dar duvar aralıklarından meraklı meraklı bakınıyorlar. Sakinliğe alıştıktan sonar bu kadar kalabalık onları da şaşkına çevirmiş olsa gerek korkup kaçmak yerine dikti gözlerini dik dik baktı gözlerini ayırmadan.

Işte böyle garip bir yer Garipçe. Şimdilik iyi hala güzel, en azından deniz hala kirlenmemiş. Çocuklar kayıklarla gezinirlerken suyun dibini görebilmek hala mümkün. Umarım daha fazla kişi tarafından keşfedilmez bu minik koy köyü. Sessizliğinden eser kalmasa da en azından temiz kalmayı başarabilir. Duydunuz mu? Gitmeyin Garipçe’ye. Evet kıskandım, paylaşmak istemiyorum kimseyle.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

IKEA - Yeriniz mi dar?


Hissedebildik mi?



"Geri dönüşüm olmazsa çöpler, çöp olarak kalır. Tetra Pak paketleme sistemi 100% geri gönüşümlüdür ve kağıt üretiminde kullanılır."

Saatchi & Saatchi'den Mükemmel Bir Uygulama Daha





Tüketicilere Ariel Pro-zim 2'nin en zor lekelere bile meydan okuduğunu, yeni gibi ve hatta yenisinden de temiz hale getirdiğini kanıtlamak ve farkındalık yaratmak amacı ile Dubai'de fikir liderlerine birer kit gönderimi gerçekleştirildi. Böylelikle sonuçları kendileri deneyimleyebilecek ve deneyimlerini paylaşabileceklerdi.

Her kitin içerisinde 1 adet kumaş, 7 çıkarılması zor leke ve 1 adet Ariel Pro-zim2 sample bulunuyordu. Açıklama kısmında bulunan yazıda her bireyin içinde bir sanatçı bulunduğu belirtildi ve gönderilen kitin içerisindeki malzemelerde bir şahaser yaratmaları, son olarak da yarattıkları şahaserin yok olmasını izlemeleri istendi.

Moda Burada Çünkü Moda Her Yerde




“Fruit A-Porter. The good of fruit always with you."

la Repubblica: Sounds for Silence



PAC-MAN'ın 30. Yılını Kutladık, Farkedenler?



Geçtiğimiz günlerde Google’ı kullananlar farketmişlerdir ki normalde Google yazan ara yüzde bir kaç gündür PAC-MAN oyunu yer alıyordu. Burada amaç oyunun 30. yılını kutlamaktı ki bunu çok da başarılı bir şekilde yaptıklarını düşünüyorum.

Daha önce bir takım özel günlerde Google'ın bunun gibi farklı ve güzel logolar kullandığını görmüştük. Peki bu seferkinin farkı ne ki burada yazma gereği duyuyorum? Çünkü bu logo öylesine bir logo değildi. Kullanıcıya bir deneyim yaşatıyordu çünkü logo aslında oyunun ta kendisiydi. Nasıl mı?

Şöyle; Google açılıyor ve karşınızda yüklemenize, oturum açmanıza gerek duymadan oynayabileceğiniz basit bir oyun çıkıyor. E ama siz arama yapacaktınız bir amaç için açmıştınız bu sayfayı değil mi? Bir kerecik oynayıverseniz ne olur ki? Ne mi olur? Şu olur; Google'da kalma süreniz birden bire artar. Hem de siz keyifli bir mola almış olursunuz. Nasıl taktik ?

Haydi Dijitalciler, Derse

Turkcell Akademi ve MMI Türkiye iş birliği ile Turkcell Akademi Mobil Pazarlama Okulu'nda ders başı yapıldı. Peki neler oluyor bu derslerde?

Gün geçtikçe hepimizin hayatına iyiden iyiye yerleşen mobil pazarlama, mobil reklam ve gelişimleri hakkında hem yeni girişimcilere hem de var olan oyunculara kendilerini ve markalarını geliştirme fırsatı veren bir okuldur burası. Şimdiye kadar neler uygulanmış, neler yapılmış, neler yapılmamış, neler yapılmalı, neler yapılmamalı, dün neydi, yarın ne olacak gibi soruların cevabı burada veriliyor. Mobil, hayatımızın içine bu kadar girmişken yabancı kalmamak, içimize sindirmek öğrenmek ve yaratmak zorundayız. Ama bunu yapmış olmak için değil gerçekten yapmak gerekli. Aksi takdirde sadece "mobil yaptım" demek için yapılmış olan "öylesine" işleri görmeye devam ederiz. Çok da yazık olur.

Bence programın en güzel özelliği ise derslerin bu işin mutfağındaki en iyiler tarafından verilmesi. Baktığınızda Rabarba'dan Turkcell çalışanlarına kadar geniş, bilinçli ve yaratıcı bir kadro ile karşılaşıyorsunuz. İlk ders geçtiğimiz günlerde verildi ama meraklanmayın kaçırmadınız. Derslerin devamı;

1 Haziran - MOBİL REKLAM - MOBİL MEDYA
8 Haziran - MOBİL UYGULAMALAR - IPHONE DEVRİMİ
15 Haziran - MOBIL PAZARLAMA VE MOBİL REKLAM DEVRİMİ VE GELECEĞİ

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Did You Know Version 4.0

Did You Know Version 3.0